29 Ekim 2026 Perşembe

 KİTAPLARIM




 

1867 YILI BÜYÜK ÇARŞI YANGININDA HÜKÜMET KONAĞI YANDI MI?

Konya’da 1867 yılında Kapı Camii merkezli büyük bir yangın vuku bulmuştur. Vukua gelen bu çarşı yangınını Konya basınında ilk kez Afif Evren (Yolcu, 1949) ve Mehmet Önder (Önder, 1949) yazmış olsalar da bunların yazdıkları, mezkûr hadiseyi bu isimlerden on üç yıl sonra yazıp yayımlayan Selçuk Es’in naklettikleri (Es, 1962) kadar etkili olamamıştır.  Şayet Evren ve Önder’in yazdıkları sonraki araştırıcılar tarafından görülmüş olsa idi bizim bu konuyu yeniden gündeme getirmemiz abesle iştigal etmek, olacaktı. Zira gerek Evren’in[1] gerekse Önder’in yazılarında yanan yerler arasında hükümet konağı zikredilmemiştir.

Es, yedi bölüm hâlinde yayımladığı yazısında hiçbir referans belirtmeksizin bu vakaya dair işittiği rivayetleri duygu dünyasında renklendirip okuyucuya sunmuştur. Es, mezkûr yazısında bu yangında hükümet konağının da yandığını belirtir. İlerleyen yıllarda araştırmalarında Es’i referans alan araştırmacılar da hükümet konağının yandığını tekrarlamışlardır (Arabacı 1999: 54; Ürekli 2011: 65). Büyük çarşı yangınına dair kapsamlı bir makale, ardından da Konya Ansiklopedisi için bir madde kaleme alan tarihçi akademisyen Prof. Dr. Hüseyin Muşmal, makalesi ve ansiklopedi maddesinde belgeye dayalı olarak hükümet konağının yanmadığını ifade etmiştir (Muşmal 2008: 107; 2011: 299).

Biz de şunu baştan ifade etmeliyiz ki mezkûr yangında hükümet konağı (Bedelci Sarayı/Beylerbeyi Konağı[2]) yanmamıştır. Bu kesin ifademizin su götürmez delili ise dönemin Konya valisinin, vakanın henüz külleri soğumamışken, İstanbul’a arz ettiği yazısıdır. Evet, zamanın Konya valisi Ahmet Tevfik Paşa[3], mezkûr yangının hemen akabinde yangında zarar gören esnafa yardım sağlanması talebiyle Sadrazamlık makamına gönderdiği resmî yazıda yangının ne zaman, nasıl çıktığını ve nerelerin yandığını açıkça belirtmiştir. Bu yazıya göre mezkûr yangın, H 1284 yılının Rebiyülevvel ayının yirmi dokuzuncu cuma gecesi [ezani saatle] saat yedi [30 Ağustos 1867 Cuma gecesi saat 01.00] sularında Konya çarşısının ortasında bulunan Kapı Camii’ne bitişik tütüncü dükkânında başlamıştır. Dükkân sahibi, dükkânın alt tarafında bulunan mangalın ateşinin söndüğü zannıyla bırakıp gitmiş, iyice söndürülmeyen mangalın ateşi aniden parlayarak dükkânı sarmış. Yangını fark eden çarşı bekçisinin ev halkı ile zaptiyeye haber vermesiyle yetişenlerin bütün gayretlerine rağmen yeterince söndürme vasıtasının bulunmayışı yanı sıra rüzgârın da tesiriyle yangın büyümüş. Ahalinin ekserisinin de mevsim gereği yayla ve Meram’da olan bağlarında bulunmaları sebebiyle de yangına müdahalede yetersiz kalınmış. Yangın, çubukçu dükkânına bitişik bulunan bakkal ve aktar dükkânlarıyla ahşaptan yapılmış olan Kapı Camii’ne de sirayet etmiş, ardından iki kol meydana getirerek bir kolu araları kerpiç, taş duvar olmadığı gibi aralarında mesafe de bulunmayan ahşap dükkânlardan sonra süratle hükümet konağına doğru ilerlemiş. Beri taraftan diğer kolu da birkaç kol oluşturarak Eğri Han ve Postaneye doğru hızla yayılmağa başlamışsa da rüzgârın hafiflemesiyle dört saat süren yangın bastırılmıştır. Yangında sekiz yüz yetmiş iki adet küçük ve büyük dükkân, üç adet han ve iki adet cami -Kapı ve Yüksek[4] camiler- yanmıştır.

Ahmet Tevfik Paşa’nın söz konusu olan yazısı şudur:

 

Hu

 

Re’sen

Numero/26

 

Makâm-ı Âlî-i Hazret-i Vekâlet-penâhiye

 

Ma’rûz-ı Çâker-i Kemîneleridir ki

…[5] Mâh-ı cârîniñ yigirmi dokuzuncu cum’a gîcesi sâ’at yedi sularında nefs-i Konya çarşûsınıñ tâ vasatında vâki’ Kapu Câmi’-i şerifine muttasıl bulunan çubukcı dükkânı zîrinde bulunan mahalle târî furûşuñ muntafî oldu kıyâsile bırakub gitmiş olduğu mankal-ı şerâre-i baş olmağla dükkân-ı mezkûruñ altından için için işleyen Âteş içinden birden fürûzân ve hemân haber alınub âcizleri dâ’irem halkı ve mevcûd zabıtagân ile yetişmiş ve bezl-i mâhasal gayret ve kudret itmiş isem de ne çâre kanca ve balta ve kofa ve tulumba gibi âlet-i itfâ’iyyeniñ noksâniyyeti ve rüzgârın ve müsâ’adatı ve ahâlîniñ ekserîsiniñ dahi hasbe’l-mevsim yayla ve Merâm’da olan bağlarında bulunmaları ciheti der-akab basdırmağa meydân virmeyerek dükkân-ı mezkûra mülâsık bulunan bakkâl ve attâr dükkânlarile ahşâbdan ma’mûl olan câmi’-i şerîf-i mezkûre sür’at-i sirâyetile alev efşân olduğu hâlde iki kol peydâ iderek bir kolı araları kerpic ve taş dîvâr ve fâsıladan hâlî ve ale’l-ittisâl ma’mûlât-ı haşebiyye ile mebnâ ve mâlı olan dükkâkînden yakîn bulunan hükûmet konağına doğru azimete sür’at-nümâ ve berü tarafdan diğer kolu dahi birkaç kol teşkîl itdiği hâlde Eğri Han’a ve Postahâneye doğru ‘inân-şitâba irhâ itmiş olduğu ve dört sâ’ate karîb mümted bulunduğu sûretde Hüdâ’ya çok şükürler olsun basdırıldı işbu harîkden ânifü’z-zikr hükûmet konağı ve posta ve rüsûmât dâ’ireleri kurtarıldığı ve âhâlîniñ hânelerine dahi sirâyet itdirilmediği hâlde hedm olunan dekkâkîn ile berâber sekiz yüz yetmiş iki bâb sagîr ve kebîr dükkân ve üç aded hân ve iki aded câmi’-i şerîf muhterik oldu ve kemâl-i suhûlet ve sür’atle esbâb-ı umrâniyyeniñ istihsâl ve istihzârı e’azım-ı havâyic-i inşâ’iyyeden olan keraste ve sâ’ireniñ tehvîn-i iş’ârı ve vakıf ve mülk dükkânlarıñ senedâtını bi’l-mu’âyene memlûk dekkâkîn ile sonradan ufak kulübe şeklinde arsa-i mîrîden olan meydân yerlerine bilâ-sened inşâ olduğu mervî bulunan dükkânlarıñ zahire ihrâcile ebniye nizâmnâmesine tevfîkan icrâ-yı i’mârı zımnında komisyon-ı mahsûs teşkîl kılınmışdır harîk-i mezkûrdan dolayı bekçi gibi ba’zı kesân tehassün-i istintâka alınmış ise de merkûm târî fürûşuñ firârda olması ve taharrî olunmakda bulunması cihetile elde idildiği gibi iktizâsı icrâ ve varaka-i nutkiyye ile zâyi’âtıñ defteri bi’z-zabt takdîm ve isrâ olunacağı memtûl-i alî-i cenâb-ı vekâlet-penâhîleri buyuruldukda ol-bâbda ve herhâlde emr ü fermân hazret-i veliyyü’l-emriñdir fî 6 Cemâziye’l-evvel sene 84 ve 24 Ağustos sene 83

Bende

Vâlî-i Vilâyet

Mühür: Ahmed Tevfîk[6]

(BOA, A.}MKT.MHM.   / 391-66, 18 Cemaziyelevvel 1284/17 Eylül 1867) (Fotoğraf 1)

 

Konya’ya yeni bir hükümet konağı yapılmasını gerektirecek Bedelci Sarayı yangını ise münferit bir vakadır. Hicri 1300 [1883] yılı Konya Vilayet Salnamesinin Konya sancağının tanıtıldığı bölümde bu yangın zikredilir: “Merkez-i vilâyetiñ hükûmet konağı ma’a harem dâ’iresi tahtânî ve fevkânî olarak kırk elli bâb odayı müştemil mükemmel iken bundan iki buçuk sene akdem kazâ’en muhterik olarak yalınız on beş kadar odalı mahallî ve ma’a sandık odası bir evrâk mahzeni ile kârgîr birer de atîk ve cedîd habshâne mevcûddur.[7]” (Anonim 2012: 54) Bu salnamede yaklaşık bir tarihi verilen mezkûr yangının tama yakın tarihini 1305/1887-88 yılı Konya Vilayet Salnamesinin iç kapağının arka yüzünün en altına kara kalemle düşülen bir nottan öğreniyoruz (Fotoğraf 2, 3, 4). Bu not: “Konya Hükûmet Konağı’nıñ yandığı târîh fî Mart sene 1295 Salı gîcesi” şeklindedir (Anonim 1305: 2). Bu notun yönlendirmesiyle baktığımız H 1296/1879 M yılı Konya Vilayet Salnamesinde bu hususta bir bilgi yer almamaktadır. Müteakip yıla ait 13 Nu.lı Konya Vilayet Salnamesini ise mevcudu bulunamadığından görmemiz mümkün olamamıştır. Biz yine yukarıdaki nota dönersek Bedelci Sarayı yangını 1879 yılının Mart/Nisan aylarında vukua gelmiştir. Türk Tarih Kurumu Tarih Çevirme Kılavuzunda yaptığımız çalışmada R 1295 yılı Martında; 6 Mart, 13 Mart, 20 Mart ve 27 Mart günleri Salı gününe tekabül etmektedir. Bu günler M 1879 yılı itibariyle de 18 Mart, 25 Mart, 01 Nisan ve 08 Nisan tarihlerine rast gelmektedir.

 

Kaynaklar:

ANONİM (2012), Hicri 1300 Konya Vilayeti Sâl-nâmesi -16-, (akt. Mehmet Emin Eminoğlu), Konya: KBB Yay.

                  (1305/1887-88), Konya 1305 Sene Sâlnâme Def’a 21, [Konya: Vilâyet Matba’ası].

ARABACI, Caner (1999), Geçmişten Günümüze Konya Ticaret Odası 1882-1999, Konya: KTO Yay.

ES, Selçuk (1962), “1284 Konya Çarşı Yangını”, Şehir Postası, S 185 (17 Eylül), 187 (18 Eylül), 188 (19 Eylül), 189 (20 Eylül), S 190 (21 Eylül), 199 (22 Eylül), 193 (25 Eylül), s. 2, 3. (Gazetenin sayı Nu.ları düzenli değil.)

MUŞMAL, Hüseyin (2008), “1867 Konya Çarşısı Yangını ve Etkileri Üzerine Bir İnceleme Denemesi”, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C 32, Nu. 1 (Mayıs), s. 97-116.

ÖNDER, Mehmet (1949), “Konya’da Osmanlı Devri Eserlerinden: Kapu Camii”, Konya, S 131-132 (Eylül-Ekim), s. 1-2.

ÖNDER, Mehmet (1951), “Tarihî Tetkikler: Konya’nın Yakın Tarihinden Bir Yaprak / Yenilik Sever, İmarcı Bir Vali ve Konya’nın Atlattığı Büyük Yangın Tehlikesi”, Yeni Konya, S 640 (20 Mart), s. 2.

ÜREKLİ, Bayram (2002), “Konya Beylerbeyi Sarayı”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S 7, s. 161-187.

                                (2011), “Bedelci Sarayı”, Konya Ansiklopedisi, C II, s. 64-65.

YOLCU [Afif Evren] (1949), “Küçük Tetkikler-20: 1284 Yangını ve Kapu Camii Dükkânları”, Babalık, S 7065 (05 Şubat), s. 2.



[1] Afif Evren yazısında şer verdiği bir şer’î ilama göre yangın yerinin hudutları şöyledir: “Bakkalbaşı Hacı Mevlüd Ağa dükkânı önündeki kebir (büyük) taştan Kapu Camii şerifinin şarkı şimalisi tahtında [altında] (Ayaz zade) Elhac Mehmed Efendi’nin karşısındaki köşede vaki müezzin Derviş Mehmed’in dükkânından başlıyor; caminin şark kapısı pişgâhında [önünde] Çeçi zade Mehmed Ağa’nın kasap dükkânı sırasında olan olan sokak içindeki dükkânların ‘Valide Hanı) kapısına kadar poyraz cihetini dolaşıyordu. Oradan mezkûr hanın kapısını geçerek kıble tarafta birleşiyor, (Hacı Fettah Hanı) önünden şoseye ve orada şimalden Hacı’nın Mustafa’nın köşe dükkânına varıyordu. Buradan da garbde kabcı Abdüssamet dükkânı önündeki uzun caddede su akıntısından mezkûr caddenin son bulduğu Bakkalbaşı Hacı Mevlüd Ağa’nın dükkânını buluyor, kıbleten de Derviş Mehmed’in dükkânına bitişik bulunuyordu.” (Yolcu, 1949). Evren’in naklettiği bu belgeyi Önder de yazısına almıştır (Önder, 1949).

[2] Bedelci Sarayı/Beylerbeyi Konağı: XVII. yüzyılda Konya’da Bedelci Mehmet Ağa Sarayı diye bilinen bir sarayda ikamet ettiği belirtilir. Sarayın ismi ile ilgili açık bir bilgi olmamakla birlikte Bedelci Mehmet Ağa isminde bir zatın konağı iken beylerbeyi için satın alınmış ve alışılmış eski ismi ile zikredilmeye devam edilmiştir. Bedelci Mehmet Ağa Sarayı’nın yerinin bugünkü hükümet konağının bulunduğu yer olduğu anlaşılmaktadır (Daha geniş bilgi için bk. Ürekli 2002).

[3] Ahmet Tevfik Paşa (ö. 1878): Burdur’da doğdu. 1284/1866 ile 1288/1871 yılları arası dört yıldan fazla Konya’da valilik yaptı. Paşa, bu görevinde oldukça başarılı oldu. Konya’ya ilk matbaayı kurdurdu. Burada Konya vilayet gazetesi neşredildi. Selçuklular zamanında mescide çevrilen ve Eflatun Mescidi olarak adlandırılan binanın sivri kubbe kısmı tadil edilerek üstüne eklenen ahşap bir kule üzerine çalar saat koydurdu. Devlet hastanesinin yapımına ilk adım da onun zamanında atıldı (Yaşar [2009]: 77).

[4] Mezkûr yangın sonrası bu caminin yerine Aziziye Camii inşa edilmiştir.

[5] Yazı başlangıcında padişahın övüldüğü cümleler atlandı.

[6] Günümüz Türkçesiyle:

Bismihi

 

Sayı/26

 

Vekâletin Koruyucusu [Sadrazam] Hazretlerinin Yüce Makamına

 

Değersiz Bendelerinin Dilekçesidir ki

… Geçen ayın [rebiyülevvel ayının] yirmi dokuzuncu cuma gecesi saat yedi [30 Ağustos 1867 Cuma gecesi saat 01.00] sularında Konya merkez çarşısının ta ortasında bulunan Kapı Cami-i şerifine bitişik bulunan çubukçu dükkânı alt tarafında bulunan, ateşinin söndüğü zannıyla bırakıp gittiği mangalın kıvılcım saçan alevi içinden için için işleyip birden parlayarak kısa zamanda dükkânı sarmış. Çarşı bekçisinin ev halkı ile zaptiyeye haber vermesiyle yetişenlerin bütün gayretlerine rağmen kanca, balta, kova ve tulumba gibi itfaiye araçlarının eksikliği ve rüzgârın tesiriyle yangın büyümüş. Ahalinin ekserisinin de mevsim gereği yayla ve Meram’da olan bağlarında bulunmaları sebebiyle de derhâl yangın bastırılamamış, mezkûr dükkâna bitişik bulunan bakkal ve aktar dükkânlarıyla ahşaptan yapılmış olan mezkûr cami-i şerife de sirayet etmiş, ardından iki kol meydana getirerek bir kolu araları kerpiç, taş duvar olmadığı gibi aralarında mesafe de bulunmayan ahşap dükkânlardan sonra süratle hükümet konağına doğru ilerlemiş. Beri taraftan diğer kolu da birkaç kol oluşturarak Eğri Han ve Postaneye doğru hızla yayılmağa başladığı ve dört saate yakın sürdüğü surette Hüda’ya çok şükürler olsun bastırıldı. Bu yangından -yukarıda bahsedildiği üzere- hükümet konağı, posta ve rüsumat daireleri kurtarıldığı gibi halkın evlerine de yayılmadığı hâlde yıkılan dükkânlarla beraber sekiz yüz yetmiş iki parça küçük ve büyük dükkân, üç adet han ve iki adet cami-i şerif [Kapı ve Yüksek camiler] yandı. Tam bir kolaylık ve süratle bayındırlık vasıtaları sağlanıp hazırlanmıştır. En büyük inşaat gereçlerinden olan kereste vesairenin kolaylaştırılması yazısı ve vakıf ve mülk dükkânların tapularını kontrol ederek malik olunan dükkânlarla sonradan ufak kulübe şeklinde devlet arsasından olan meydan yerlerine tapusuz inşa olduğu rivayet edilen dükkânların belirlenip çıkartılarak bina nizamnamesine uygun imarının yapılması için özel komisyonu oluşturulmuştur. Mezkûr yangından dolayı bekçi gibi bazı kimseler güzelce sorguya çekilmişse de anılan tütücünün firarda olması ve araştırılmakta olması sebebiyle elde edildiği gibi gereğinin yapılıp zabıt evrakıyla zayiatın defteri tutularak takdim ve gönderileceği yüce sadrazam hazretleri tarafından sağlamca buyurulduğunda o hususta ve her durumda emir ve ferman emir sahibi hazretlerinindir. 05 Eylül 1867

Bende

Vilayet Valisi

Mühür: Ahmet Tevfik

[7] Günümüz Türkçesiyle:

Vilayet merkezinin hükûmet konağı ile harem dairesi aşağı ve yukarı kat olmak üzere kırk elli adet odayı ihtiva eden mükemmel [bir yapı] iken bundan iki buçuk sene önce kazaen yanarak yalnız on beş kadar odalı bölümü ve sandık odası, bir evrak deposu ile kâgir birer de eski ve yeni hapishane mevcuttur.










8 Haziran 2023 Perşembe

Anlatılarla Bir Yudum Hatay

 

Yolcular biner

Motor kükrer

Ve teker

Kaderine döner

 

Gezmek fiili, tıpkı yemek gibi dostlarla beraber yapıldığında daha bir zevkli, daha bir bereketli olur. TYB Konya Şubesi’nin “Yazılacak Çok Şeyimiz Var” sloganı ile yirmi yıldır hayata geçirdiği kültür gezileri bu savımızın canlı birer timsalidir. Bu yıl 3-5 Haziran (2022) tarihleri arasında icra edilen Hatay gezisi de hakeza…

“Hatay denince aklınıza gelen ilk şey nedir?” sorusuna muhatap olsaydım tereddütsüz Neccar Habip, derdim. Adı, Hızır gibi Kur’an-ı Kerim’de geçmese de müminlerin kahir ekseriyetinin kabulüyle Yasin suresinin 13 ila 29. ayetlerinde anlatılan “Ashabü’l-karye” kıssasının kahramanıdır o.

Konya’dan hareketimizden bir gün önce paylaşılan gezi programımıza göz attığımda ilk durağımızın Tarsus/Ashab-ı Kehf Mağarası olduğunu gördüğümde heyecanım da keyfim de ziyadeleşti. Zira burası da -muhtemelen- Kehf suresinin 9 ila 26. ayetleri arasında kıssaları nakledilen mümin gençlerin iltica-gâhları idi.

Otobüsümüz cuma günü kuşluğunda göz alabildiğine uzanan bozkırda, devasa bir saman yaprağa kara kalemle çekilmiş bir çizgi misali asfaltı ha bire yutmaya başladı. Karapınar, Ereğli, Ulukışla derken manzaradaki yeknesaklık bozulmuyor, ta Ulukışla-Pozantı yolunu yarılayana dek. Torosları tırmanmaya başladığımızda dışarıdaki hâkim renk de yeşile dönüşüyor. Güneş tepemizden bakmaya başladığında Pozantı’ya vasıl oluyoruz.

Cuma namazı ve yemek sonrası tekrar yola koyuluyoruz.

Ashab-ı Kehf Mağarası’nı ilkin bir gezi grubuyla seksenli yıllarda, ikinci olarak da ailemle 2004 yılında ziyaret etmiştim. Son ziyaretimden bu yana Tarsus o kadar büyümüş ki o zamanlar şehir merkezine on iki km mesafedeki ıssız bir mevkide olan mezkûr mağarayı, günümüzde âdeta bağrına basmış.

İşte on sekiz yıl sonra tekrar Encülüs Dağı’nın eteğindeyim. Mağarayı selamlamamla derunî âlemin kapılarını Neccar Habip’in diyarından önce aralıyorum.

“Uyku ölümün kardeşidir (Zümer/42), sırrıdır… Dünyada nice Ashab-ı Kehf vardır ki bu zamanda senin yanı başında ve önündedir. Mağara da dost da onunla terennüm etmektir. Ne fayda, senin gözünde ve kulağında mühür var?” (Mevlâna Celaleddin 2016: 16)

Hatay: Anlatılar, Anlatılar…

Güneşin istirahate çekilmesine yakın ayaklarımız Antakya toprağıyla buluştu. Harbiye imiş burası. Şelaleleriyle ünlü bu semtin adı eskiden Defne imiş. Burası 2012 yılında Antakya ilçesinden ayrılarak Defne adıyla yeni bir ilçe olmuş.

Günbatımına az bir zaman kala şelaleleri gezdik. Vadinin güneyinden çıkan kaynaklar şırıl şırıl akan şelaleleri oluşturduktan sonra Asi Nehri’ne kavuşuyormuş. Bu tabiat harikası mesirelik ne yazık ki hediyelik eşya, özellikle de takı satışı yapılan salaş barakalarla boğulmuş.

Harbiye şelaleleri, defne ağaçlarıyla olduğu kadar ipekçiliğiyle de ünlü. İpek dokumacılığının yanı sıra ürettikleri ipek ürünlerinin satışını da yapan dükkânlarda özellikle hanım yakınlarınızı sevindirebilirsiniz.

Gezi boyunca rehberimiz Nail Hoca’dan dinlediğimiz Hatay efsanelerinin ilki de buraya dair. Paganizm dönemine ait efsaneye göre Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Defne’dir. Apollon onunla konuşmak ister. Fakat Defne, ışık tanrısından kaçmaya başlar. O kaçar, Apollon kovalar, bir taraftan da “Kaçma seni seviyorum!” diye bağırır. Defne, Apollon’un nefesini saçlarının arasında hissettiği bir anda aniden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır: “Ey toprak ana, beni ört, sakla beni!” Bu içten yalvarış üzerine Defne organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Göğsünü gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar hâlinde uzar, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar ve bir defne ağacı oluverir. Apallon teessürle o ağacı amblem olarak alır ve parlak yapraklarından başına bir taç yapar. İşte o zamandan beri şiir ve silah zaferi defne dalı ile ödüllendirilir ve inanışa göre yosunlu kayaların arasından şırıl şırıl süzülen berrak sular Defne’nin gözyaşlarıdır.

Cumartesi sabahı kahvaltı sonrası tekerimiz St. Pierre (Aziz Piyer) Kilisesi için döndü. Mezkûr kilise Antakya’nın Reyhanlı çıkışında, Habib-i Neccar Dağı’nın uzantısı olan Haç (Stauris) Dağı’nın eteğindeki kayalara oyulmuş 13 metre uzunluğunda 9,5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağara (kaya) kilisesidir. Hz. İsa’nın ölümünden sonra Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve ilk rahibi sayılan havari St. Pierre MS 29-40 yılları arasında şehre gelmiş ve ilk dinî toplantısını bugün St. Pierre Kilisesi olarak bilinen mağarada yapmış. Hz. İsa’ya inananlara Hristiyan (Hristos) adı da ilk kez Antakya’da bu kilise cemaatine verilmiş. St. Pierre Kilisesi, bugün Hristiyanlığın ilk mabetlerinden biri ve hac mekânı olarak kabul edilmekte (Komisyon 2011: 38).

Buradan Hatay Arkeolojisi Müzesi’ne hareket ediyoruz. Şehir içindeki yolculuklarımız esnasında zaman zaman Asi Nehri’ni selamlıyoruz. Meriç Nehri gibi yurt dışında doğup ülkemizde denize dökülen hayırlı bir akarsu olan Asi’nin de bir hikâyesi var: Peygamberin biri gelmiş. Su içmek istemiş. Nehir suyunu vermek istemediğinden yönünü değiştirip ters akmaya başlamış. Nehrin tersine akması efsanesi ise coğrafik bir durum. Lübnan’da doğan Asi Nehri, Suriye üzerinden Türkiye topraklarına girmekte ve oradan da Hatay sınırları içinde delta oluşturarak Akdeniz’e dökülmekte. Kuzey yarıküredeki nehirlerin kuzeyden güneye doğru akması geleneğini bozduğu için Asi, ters akan nehir payesine sahiptir (Cengiz 2016: 39).

Hatay Arkeoloji Müzesi gerek yapısıyla gerekse teşhir alanlarıyla oldukça modern bir yapı. Müze girişinde Hatay’da hayatın günümüzden 43.000 yıl önce Üçağızlı Mağarası’nda başladığını canlandırma bir tablo ile öğreniyoruz. Hemen ardından ziyaretçileri Hitit kralı I. Şuppiluliuma’nın heykeli karşılıyor. Heybetli taş heykelin iri gözleri insanı kendine cezbediyor. Prof. Dr. Hasan Bahar Hoca’nın bilgilendirmesiyle heykelin gözbebeğini oluşturan lacivert lapuslazuli taşı Afganistan topraklarından getirilmiş. Mozaik koleksiyonu açısından dünya birincisi olan müzede MS 2-5. yüzyıllar arasına ait mozaikler mimari mekân canlandırmalarıyla birlikte sergilenmekte.

Güneş tepemizden bakmaya başladığında Uzun Çarşı’dayız. Antakya kültürünün hülasasını burada temaşa etmek mümkün. Antakya topraklarının bereketi küçük dükkânların önlerinde istiflenmiş. En çok salamura edilmiş küçücük yeşil zeytinler dikkatimi çekiyor. Hatay’a özgü bu zeytin türünün adı “halhalı” imiş. Halhalı zeytini aldığım dükkânın güleç sahibi nereden geldiğimizi soruyor. Konya’dan… cevabıma “Mevlâna’ya bizden selam götürün” dileğiyle karşılık veriyor. “Selam ile hac, hac olmaz.” deyince daha önce iki kez ziyaret ettiğini ifade ediyor. “O zaman ismini bağışlarsan özel selamını iletirim” dediğimde adının Selim olduğunu söylüyor. “Çarşıda bir hayli künefeci var, hangisini tavsiye edersiniz?” soruma “Gelin benimle” diyerek önümüze düşüyor. Çarşıdan çıkıp dar bir sokağa girdiğimizde “Size zahmet vermeyelim” ricamı geçiştiriyor. Kısa bir yolculuktan sonra gelenekli olduğu hemencecik anlaşılan bir künefeciye getiriyor. Selam verip bizi tanıtıyor. Künefelerimizi alırken hakiki Hatay künefesinde pekmez kullanılmadığını bu sebeple renginin boz olduğu bilgisini de ediniyoruz ustadan. (Pazar günü saat 03.00 sularında Kubbe-i Hadra’nın yanından geçerken Selim kardeşin emanetini tevdi etmeyi unutmuyorum.)

Ve Habip Neccar…

Antakya’nın 638 yılında Müslüman Arapların eline geçtiği dönemde inşa edilen Habib-i Neccar Camii’nin, ülkemiz sınırları içerisinde inşa edilen ilk cami olduğu kabul edilmekte. Habib-i Neccar Camii’ne geldiğimde cemaat öğle namazından çıkıyordu. Bekleyip caminin hariminde oraya buraya koşturup, kâh taklalar atıp kâh yatıp yuvarlanan kızlı erkekli çocukların cıvıltıları arasında namazımı eda ettim. Avlu kadınlı erkekli gezginler sebebiyle hâlâ hareketli. Artık Habip Neccar’ı selamlayabilirim. Habib Neccar’ın mezarı camiin kuzeydoğu köşesinde ve cami seviyesinden dört metre aşağıda. Mezar odasına taş beden üzerine tuğla örgülü, kemerli, dar ve basık iki katlı bir dehlizle ulaşılıyor. İlk katı kareye yakın dörtgen planlı. Güneydoğu köşesinde duvar düzlenerek içinde, yarım daire planlı bir mihrap nişine yer verilmiş. Kuzeydoğu ve kuzeybatı yöndeki duvarlarına paralel olarak birer sanduka yerleştirilmiş. İkinci kat daha küçük boyutlarda. Biri kuzeybatı duvarındaki bir niş içinde, diğeri kuzeydoğu duvarına paralel doğrultuda olmak üzere iki ayrı sanduka yerleştirilmiş. Her iki kattaki sandukalardan kuzeydoğu duvarda olanlar Habip Neccar’ın, kuzeybatı duvarda olanlar Şem’un-ı Safa’nın (Yasin Suresi’nde sözü edilen üçüncü elçi olduğuna inanılan kişinin) makamlarını temsil etmekte.

Kur’an-ı Kerim’de, “karye” halkını Hakk’a davet etmek için bir şehre gelen iki elçiye destek olmak üzere bir üçüncüsünün gönderildiği, halkın bunlara karşı çıktığı, sadece şehrin uzak bir yerinden gelen bir kişinin iman edip onları desteklediği ve bu kişinin, açıkça ifade edilmemekle beraber ayetin gelişinden anlaşıldığına göre şehir halkı tarafından öldürüldüğü, onun imanı sayesinde cennete girdiği, kendisine kötülük eden şehir halkının ise bir sayha ile helak edildiği anlatılmaktadır (Yâsîn 36/13-29).

Müfessirlere göre elçilerin adları Yuhanna, Pavlus ve Şem’ûnü’s-Safâ (Simun Petrus), gönderildikleri şehir ise Antakya’dır. Bunların tebliğini kabul eden mümin kişinin adı da Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer’î’dir. Tefsir kitaplarında Habib’in neccar (dülger), ipekçi, kassar (bez ağartan) veya ayakkabıcı olduğu, günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını tasadduk ettiği, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, iman ettiğini açıklayıp halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, kesilmiş başını eline alıp yürüdüğü rivayet edilir (Ateş 1996: 373).

Külliyedeki ikinci türbe ise avluya girildiğinde, kapının hemen güneyinde, ona bitişik konumda. Batıya bakan basık kemerli giriş kapısının üzerinde taş levha üzerinde yazılı sekiz satırlık kitabe bulunan türbe, dörtgen planlı. Girişin sağında (güneyde), Hz. Yahya (Yuhanna) ve Hz. Yunus’a (Paulos) (Yasin Suresi’nde sözü edilen iki elçi olduğuna inanılan kişilere) atfedilen çift kavuk başlıklı taştan bir sanduka yer alıyor.

Türbenin güneybatı köşesine birleşen ve avluya doğru çıkıntı yapan minarenin kare planlı kaidesi üzerinde, çokgen planlı gövdesi yükseliyor. Şerefesi mahallî özellikte, şemsiyeli tipte yapılmış, üzeri kapatılmış. Habib-i Neccar Külliyesi cami, iki türbe, medrese hücreleri ve şadırvandan ibaret. Külliyeyi oluşturan yapılar yamuk biçimli bir avlu etrafında toplanmışlar.

Zeytin Müzesi

Habib-i Neccar Camii ziyaretinden sonra oldukça ünlü Kasap Tugay’da öğle yemeği molası veriyoruz. Antakya’da kasaplar lokanta hizmeti de verdiklerinden yörede lokantalar “kasap” unvanı ile anılıyor. Güleç yüzlü, cana yakın Kasap Tugay’ın güveç tepside hazırladığı Hatay’ın meşhur tepsi kebabını tattıktan sonra Altınözü’ne doğru yola koyuluyoruz.

Ülkemizin zeytinciliğiyle ünlü bölgelerinden Altınözü, Hatay’ın Suriye sınırında yer alan ilçelerinden. Yukarıda bahsettiğim halhalı zeytini de bu bölgeye has bir ürünmüş. Belediye Başkanı Rıfat Sarı ile bir çay içimi tanışma ve hâl hatır faslından sonra ilçeye yeni kazandırılan Millet Bahçesindeki mütevazı kitap fuarına geçiyoruz. Buraya ulaşabilmek için vadinin iki yakası arasına kurulan asma köprüyü kullanıyoruz. Burada kitap fuarı, ters evi ziyaret edip cam terastan çevreyi temaşa eyledik. Ardından Zeytin Müzesi ziyareti için tekrar otobüsümüzde yerimizi aldık.

Zeytin Müzesi, Ortodoks Arapların yaşadığı Tokaçlı Mahallesi’nde yer alıyor. Köyün dar sokaklarından geçerek geldiğimiz müze 300 yıllık geçmişi olan bir zeytin sıkma binası. Ülkemizdeki zeytin ağacının tarihî serüveninin görsellerle anlatıldığı müzede, zeytin ve zeytinyağı üretimine tarihî bir yolculuk yapılmakta. Görsel ve yazılı olarak zeytin ağacı, zeytin ve zeytinyağı ile ilgili geçmişten bugüne dair bilgiler sunulmakta.

Başkan Rıfat Sarı’nın ikram ettiği akşam yemeğinin ardından Altınözü’nden ayrılıp Harbiye’ye otelimize döndük.

Musa Ağacı, Ab-ı Hayat Çeşmesi

Pazar sabahı Samandağı ilçesine hareket ettik. Samandağı ilçesindeki ilk durağımız Hıdırbey Mahallesi. Burada Musa Ağacı ve Ab-ı Hayat Çeşmesi’ni ziyaret edeceğiz. Yol üzerinde ülkemizin tek Ermeni köyü Vakıflı’dan geçiyoruz. İlçeye üç km mesafede, sırtı Musa Dağı’na, yüzü Akdeniz’e dönük, serin, bol oksijenli, kendine has özellikleri olan Vakıflı Köyü, 35 hane ve 160 kişilik nüfusa sahipmiş. İbadet saatlerine denk geldiğimizden olsa gerek köy oldukça ıssız.

Musa Dağı yamaçlarındaki Hıdırbey, Vakıflı’ya oldukça yakın. Musa Ağacı, köyün yerleştiği vadi tabanından akan berrak bir derenin kıyısında, Ab-ı Hayat Çeşmesi de hemen yanı başında. Rivayete göre Samandağ sahilinde buluşan Hz. Hızır ile Hz. Musa birlikte dağa çıkarlar. Tam Musa Ağacı’nın bulunduğu noktaya geldiklerinde Hz. Musa elindeki asayı toprağa saplar ve eğilip su içer, tekrar dönüp baktığında asanın yeşerip fidana dönüştüğünü görür. Halk arasında Ab-ı Hayat’tan can bulan fidanın binlerce yılda gelişerek bugünkü hâlini aldığına inanılmakta. Ağacın gövde çapı 7,5 metre, çevresi 21 metre, yüksekliği ise 7 metre ve ağacın dalları yaklaşık 1000 metrelik alanı kaplamakta imiş.

Musa Ağacı’nın gölgesinde Ab-ı Hayat’la hararetimizi dindirdikten sonra Titus Tüneli’ne hareket ettik.

Titus Tüneli, Beşikli Mağarası

Akdeniz kıyısında upuzun bir sahil kenarında otobüsümüzden indik. Burası 14 km uzunluğuyla ülkemizin en uzun sahili olan Çevlik’miş (Sahil bu adını oldukça tehlikeli ters akıntılarından alsa gerek). Ardından sahilin karşısına düşen yamaca doğru tırmanışa geçtik. Titus Tüneli ve devamındaki Beşikli Mağarası’nı görmek de ücrete tabi. Altmış beş yaş üstü, öğretmen ve öğrenci değilseniz Hatay’ı gezerken bize müze karta sahip olmanız elzem.

MS I. yy. da sel sularını yönlendirmek, Seleucia Pieria antik kentini su baskınlarından korumak ve limanın dolmasını önlemek amacıyla, Vespasianus (MS 69) döneminde yapımına başlanan Tünel, oğlu Titus (MS 81) tarafından tamamlanmış. Tünel, 130 metresi kapalı diğer kısmı açık olmak üzere, 1380 metre uzunluğunda, ortalama 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde. Tünelin kazıldığı kayalık bölge şehrin nekropol (mezarlık) alanı olarak kullanılmış.

Yol üzerinde tünelin nasıl kazıldığına delil olan oyuntularına denk geldiğimizde ağaç gövdelerinin âdeta dinamit gibi kullanılarak kaya kütlelerinin nasıl patlatıldığını Prof. Dr. Hasan Bahar Hoca’dan dinledik.

Titus Tüneli’nin deniz tarafındaki girişinden sağa, bahçeler arasındaki patikadan ilerleyerek yaklaşık 100 metre sonra Beşikli Mağarası’na ulaştık. Mağaranın içerisinde bölümler hâlinde on iki mezar yer almakta. Mezarlar birbirlerinden duvarlar ile ayrılmış. Bu taş mezarlar, taş sütunlar ve kemerlerin birbirine bağladığı bölümler hâlinde olup yukarıdan aşağıya yine taş merdivenlerle inilmekte. Kayaların oyulması ile meydana getirilen, yer yer kapıların açıldığı bölümlerdeki sütunlar, sütun başlıkları, kademeler ve üst örtüyü kısmen süsleyen motifler orijinallerine uygun biçimde yapılmış.

Çetin bir yürüyüşün oluşturduğu hararet ve yorgunluğu Çevlik Sahili’nde bir nebze dindirdikten sonra yine sahildeki Hızır Makamı’na doğru hareket ettik.

Hızır Makamı

Çoğu müfessirlerce Kur’an-ı Kerim’de, Kehf Suresi’nin 60 ila 72. ayetlerinde ledün ilmine ve ilahi rahmete mazhar olduğu ve Hz. Musa’ya ders verdiği anlatılan zatın Hızır aleyhisselam olduğuna inanılır. Hatay’da bulunan beş yüzü aşkın türbe içerisinde en ünlüsü Samandağ sahilinde yer alan bu Hıdır Türbesi. Türbe, Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın buluştuğu yer olarak kabul edilen kayanın üzerine inşa edilmiş. Üzeri kubbeli dairevi bir yapı olan türbe özellikle Alevilerin önemli bir ziyaret makamı. Türbeyi ziyarete gelirken buhur getirmek, para bırakmak âdettenmiş. Kapının hemen sağında yanan buhurda tütsülenerek içeri girdik. İçeride kızlı kadınlı bir grup koşturarak tavaf dönmedeydi. Alevi inancındaki bu kişiler kapının üç kenarını öperek girdikleri türbede kaya etrafında üç tur dönermiş. Çıkarken de yüzü türbeye dönmüş şekilde çıkarlarmış ki bunlara bire bir tanık olduk.

Payas Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi

Öğle yemeğimizi yine aynı sahildeki bir restoranda yedikten sonra Payas ilçesine hareket ettik. Payas’ta ayaklarımız toprakla buluştuğunda Belediye Başkanı Bekir Altan’ı bizi beklerken gördük. Vaktimiz dardı; zira buradan İskenderun’a dönüp Deniz Müzesi’ni ziyaret edecektik. Vakit kaybetmeden külliyeyi Başkan Altan’ın rehberliğinde gezdik.

İstanbul-Halep-Şam-Hicaz yolu üzerinde, Hac ve İpek Yolu kervanlarının kesiştiği noktada yer alan bir menzil külliyesi olarak inşa edilen bu eser, devrin kudretli sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa tarafından 1574 yılında Mimarbaşı Mimar Sinan’a yaptırılmış. Külliye, Türk-İslam mimarisinin en güzel ve en güzide eserlerinden birisi. Külliye, 13.000 m2’lik bir alana oturmuş. Külliyeyi oluşturan ana omurga kuzey-güney doğrultusunda 48 dükkânlık arastadır. Arasta, doğusundan han, tabhane ve imarete; batısından ise medresesi içinde bulanan cami, sıbyan mektebi ve kaleye açılmaktadır. Yine arasta içerisinden ulaşılan batı kanadında bulanan çifte hamam ise külliye yapı grubunun tamamlayıcı bölümü. Arastanın tam ortasında bulanan “Dua Kubbesi” bütün yapıları kuzey-güney ve doğu-batı ekseninde birleştiren yapı ögesi olmuş.

İskenderun ve Hatay’a Veda

Bize oldukça samimi bir ev sahipliği yapan Başkan Bekir Altan, Payas’a özgü ürünlerin yer aldığı mütevazı hediyesiyle bizi İskenderun’a uğurladı.

İskenderun’un sanayi ve ticarette ne denli önemli bir yeri olduğu tüten devasa bacalarından, yine devasa antrepolarından ve limanındaki onlarca irili ufaklı gemiden anlaşılıyor. Ayaklarımız İskenderun toprağıyla buluştuğunda gün dinlenmek üzere idi. Deniz Müzesi çoktan kapanmış olduğundan maalesef burayı gezemedik. Bunun üzerine müzenin karşısındaki kordona geçtik. Güneşin etkisini yitirdiği bu serin vakitte kordon oldukça kalabalık. Kısa bir kordon gezintisi yaptıktan sonra akşam yemeği için İskenderun Belediye Başkanı Fatih Tosyalı’nın davetine icabet ettik. Başkan Tosyalı da oldukça candan idi. Bizlere hoş geldin derken adımı takdim etmiştim. Yemekten sonra Konya’ya hareket için bizi otobüsümüze uğurlarken musafahalaştığımızda fakire adıyla hitabı, zekâsı ve samimiyetinin tam bir göstergesiydi.

Teşekkür

TYB Konya’nın bu Hatay gezisi de oldukça başarılı bir organizasyonla gerçekleşti. Bu başarının mimarı sevgili Başkan Ahmet Köseoğlu’na, gezinin düzenleyicisi sevgili Mustafa Güden’e ve bu gezinin samimi ve olgun bir havada tamamlanmasını sağlayan TYB Konya Şubesi üyesi gezi arkadaşlarıma firade firade teşekkür ederim.

 

Kaynaklar:

ATEŞ, Süleyman (1996), “Habîb en-Neccâr”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 14, s. 373-374.

CENGİZ, Ali Koray (2016), “Bi(r)yerli Olmak: Anlatılar ve İmgeler Üzerinden Antakyalılık”, (Basılmamış Doktora Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji (Sosyal Antropoloji) Ana Bilim Dalı, Ankara.

KOMİSYON (2011), Hatay, Hatay: Hatay Valiliği Yay.

MEVLÂNA CELALEDDİN (2016), Mesnevi, (trc. Veled Çelebi İzbudak, thk. Abdülbaki Gölpınarlı), Konya: Konya Büyükşehir Belediyesi Yay. (2. bs.)

SICAK, Ahmet Sait (2017), “Kur’ân Yorum Geleneğinde Habîb en-Neccâr: Bir Literatür İncelemesi”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C 14, S 40, s. 445-460.